 |
|
 |
 |
|
Hayata Tutunmak İçin Bir Türkü Bile Umut Işığı
Olur
Türküyle yoğun ilişkisi ilk gençlik yıllarında
başlayan Bekir Karadeniz, yaşamının akışı içinde kendi
deyimiyle gittikçe türküyle sarmalandı. 51 yıllık hayatının
yarıdan fazlasını ülkesi dışında geçiren Bekir Karadeniz,
zor günlerinde hayata türkülerle tutundu. Ona göre bir türkü bile
hayata tutunmak için bir umut ışığı olabilirdi. Aşık Daimi’nin
»Bu da gelir bu da geçer« dizesini kendine hayat felsefesi edindi.
Onu türkülere bu denli bağlayan, türkülerin yaşamdan süzülmesiydi,
saflığıydı, mükemmelliğiydi.
Artvinli müzisyen, araştırmacı ve şair, türkülere şükran borcunu
onları geniş hacimli kitaplarda toplayarak ödedi. »Ela
Gözlüm«, »Kömür
Gözlüm« ve »Gül
Yüzlüm« gibi türkü araştırmaları arasında üçlü dizini
ve hacmiyle alanında benzersiz olan 3 kitap yayımladı. Yine
türkülere ilişkin hazırladığı »Deli
Gönül« ile »Kırmızı Gül« adlı kitapları ise
yayımlanmayı bekliyorlar. Bunların yanısıra halk ozanları hakkında
birçok çalışma planı sırada bekliyor. Türk dili ve edebiyatı
öğrenimi gören Bekir Karadeniz, eşi
Ulla Karadeniz
ile birlikte Almancadan Türkçeye birçok çeviriye de imza attı.
Uzun yıllardır bir kurumda hukuki danışmanlık yapan Bekir
Karadeniz’le türküleri konuştuk.

Söyleşi: Yunus Ülger
Hürriyet
Y. Ülger:
Türküye karşı bu yoğun ilgi, daha doğrusu tutkunun kaynağı nedir?
Hep var mıydı bu ilgi, yoksa burada mı oluştu?
B. Karadeniz:
Türkü geleneğinin, halk şiiri geleneğinin, aşıklık geleneğinin çok
yaygın olduğu bir yörede büyüdüm ben. Her ne kadar o dönemin
toplumsal ilişkileri itibariyle insanlar daha çok politik konulara
yönelseler bile, gönüllerinin bir yerlerinde, beynin bir
yerlerinde beslendiği temel ezgiler, türküler kalıyor. Fırsat
bulunca ya da insan daha çok kendi kendisiyle olunca bunlar ortaya
çıkıyor zaman içerisinde. Bazı insanlar vardır, sanatla, türküyle
ailelerinde tanışıp oradan etkilenirler. Benim ailemde öyle türkü
söyleyen, saz çalan kimse yok. Gerçi 6,5 yaşımda köyden
ayrıldım, Artvin’e taşındık. Ortam müzik açısından çok canlıydı.
Artvin de sonuçta çok fazla büyük bir yer değil. Aşıklar gelip
giderler. Düğünler olur. Bu anlamda çok iyi bir ortamda büyüdüğümü
söyleyebilirim.
Y. Ülger:
Müzik ortamından etkilenmenin dışında türküyle, bağlamayla
ilişkiniz doğrudan nasıl başladı? Sizi ilk etkileyenler kimlerdi?
B. Karadeniz:
Türkülere ilişkin belki bir başlangıç olarak 14-15
yaşlarımı söyleyebilirim. Benden 4-5 yaş büyük İmdat
adında birisi vardı. Güzel bağlama çalardı. Ondan etkilendim.
Bağlamaya onun öğrettiği birkaç türküyle başladım. Bir iki yıl
içerisinde çalmaya alıştım, giderek de kendimi geliştirdim. Onun
dışında kimseden ders almadım, bağlama konusunda da, türkü
konusunda da. Yalnızca bir dönem nota dersleri aldım. Bütün
bunların ötesinde iyi bir dinleyici olduğumu söyleyebilirim.
Özellikle radyo geleneğinin çok önemli bir etkisi var bu
gelişmede. Bu birikim giderek yığılmaya başladı. Sonra 1970’li
yılların ortalarında Türkiye’de politik gerilimle birlikte ben de
bir biçimde bir sürü insan gibi taraf oldum. Türküler
politikleşmeye başladı. Bana göre türkülerin en düzeysiz
zamanlarıydı. O tür eğilimlerin, ne söz ne de müzik itibariyle
benim şu anda bulunduğum konumuma bir katkısı oldu. 1978’in
başında siyasi nedenlerle 10 ay kadar hapiste kaldım.
Burada yoğun politik ilişkilerin belirleyici olmasına rağmen başka
insanlar tanıdım. Giresunlu bir ağabi vardı. Sonra Çarşambalı
Burhan Durakan adında bir ağabi tanıdım. Orhan Gencebay’ın
çocukluk arkadaşıydı. Çok iyi bağlama çalardı. Bölümler ayrı
olmasına rağmen ben sıkça onların yanına giderdim. Saatlerce,
bıkıncaya kadar onu dinlerdim. Türkülere ciddi biçimde yeniden
dönüşüm orada başladı. En politik olduğum dönemde, gerçekten halk
türkülerine yeniden döndüm. Hapisten çıktıktan sonra duyduklarımı,
kafamdakileri, elime geçirdiklerimi bu sefer not almaya,
biriktirmeye, yazmaya başladım.
Y. Ülger:
Türkülerin sizi çeken yanı neydi, ne buluyordunuz türkülerde?
Kırsal kökenli olmanızın bunda bir etkisi olabilir mi?
B. Karadeniz:
Beni türküyle bu denli birleştiren şey, sadece kırsal kökenli
olmamla ilgili değil. Türküyü köylülükle ya da kırsal kökenle
ilişkilendirmek, bir boyutuyla doğru olabilir. Saflığıyla,
dürüstlüğüyle ve içinden geldiği gibi kendini ifade etme
anlamında. Ama türküyü sadece kırsal kökenle ilişkilendirmek doğru
değil. Ben çok fazla kırsal bir kesimde de büyümedim. Şunu
söylemek herhalde en doğrusu olabilir: Türkülerdeki bu duruluk,
dolaysız anlatım var ya, önce bu çekti beni. Sonraki yıllarda daha
profesyonelce yazmaya başlayınca, araştırma sürecinde önemli
birşey farkettim. Bizim saf, dolaysız anlatım gibi gördüğümüz
türkü sözlerinin, müziği bir yana bırakalım, müthiş bir derinlik
ve ustalık içerdiğini gördüm. Benim şair bir yanım da var.
Yıllardır şiir yazıyorum, araştırmalarım dışında. Benim şu şiirde
nasıl bir kavram bulsam diye düşündüğüm birçok şeyi, adını bile
bilmediğimiz ya da nereden derlendiği bile belli olmayan bir
türkünün içerisinde o derinliği yakalayabildiğini görüyoruz.
Bunları gördükçe türkülere daha çok bağlandım. Ben türkülere
baştan değil de, içine girdikçe adım adım bağlandım, bağlandıkça
içine daha fazla girdim. Tam bir sarma denebilir.
Y. Ülger:
1982’de Türkiye’den ayrıldınız. Birçok Avrupa ülkesinde
kısa sürelerle kaldınız, 1985’de Almanya’ya yerleştiniz.
Türkülere bu kadar sarılmanın ardında memleket özlemi de vardır
herhalde?
B. Karadeniz:
Olabilir. Hiç yoktur desem doğru olmaz. 1980 darbesinden
sonraki baskı ortamında politik ilişkiler de çözülünce, türkülere
kurtuluş gibi, umut gibi sarılma da var. Buralarda ise, başka bir
ülkedesin, ortam yeni, ilişkiler yeni ya da sıfır. Her şey
belirsizlik içinde. Bu anlamda türküler insana bir canlılık ya da
bir güç verebiliyor. Bir türküde, »Bu da gelir, bu da geçer
ağlama« diyor ozan. Burada bir felsefe var. Sıkıntılı bir dönemde,
bu sıkıntı ekonomik, politik ya da herhangi bir nedenle olabilir.
Çoğu zaman bildiğimiz felsefi kavramlarla bu sıkıntıyı aşamıyoruz.
Bu durumda insan iki şey arasında tercih yapmak zorunda kalıyor.
Ya bu sıkıntıyı bir biçimde aşacak ya da tersini düşünüp bu iş
artık olmayacak diyecek. Bu da en uç noktada intihar demektir.
İnsan bunu bu kadar açık düşünmeyebilir, ama bu sınırlar arasında
gider gelir. Ben bu yolu seçmediğime göre bir şeye sarılmam
gerekiyordu. Böyle durumlarda bir türkü bile umut ışığı
olabiliyorlar.
Y. Ülger:
Türkülerin bizim üzerimizde bu denli etkisi, sıkıntılı anlarımızda
bir umut ışığı olmasını nasıl açıklarsınız?
B. Karadeniz:
»Şöyle bir konuda türkü yazsam, acayip tutar« diye kimse
düşünmemiş. Bu bir duygu birikimi. Yöresinde bir olay oluyor, bir
kız kaçırılıyor, bir çocuk suya düşüp boğuluyor ya da bir düğünde
sağa sola silah atılırken birisi vuruluyor, birisi sevdiğini
alamıyor. Usta bir türkücü olması gerekmeden birisi bir duygu
birikimiyle bir türkü yaratabiliyor. Sonra bu türkü kulaktan
kulağa, dilden dile yayılınca değişiyor. Aslından da çıkabiliyor.
Türküler, bir gerçeklikle hep örtüşüyorlar. Araştırmalar,
türkülerin çok büyük bir kısmının durup dururken uydurulmadığını,
ciddi arka planlarının olduğunu ortaya koyuyor. Kaynağını
bilmediğimiz bir türkünün sadece sözlerine bakarak bile, böyle bir
şeyin uydurulmasının mümkün olmadığını söyleyebiliyor insan. Bunu
uyduracak kadar çok yetenekli bir insan da olabilir. Bu kadar
güzel, bu kadar içten uydurabilen bir sanatçı da olabilir. Bu
kadarını bu mükemmellikte ifade edebiliyorsa, demek ki bir yerinde
bir yürek yarası vardır diye düşünüyor ve onu da öyle kabul ediyor
insan.
Y. Ülger:
Dünyanın başka bir yerinde türkü benzeri bir müzik türü yok. Her
ülkenin bir halk edebiyatı vardır, ama bizdeki bu zengin bir
kültür mirası başka yerde yok. Bunu nasıl açıklarsınız?
B. Karadeniz:
Benim iyi bir dil bilimci olan bir Almanca hocam vardı. Bu hoca,
»şu dil, şu dilidir, bu dil bu dilidir« gibi tanımlamalar yapardı.
Türkçe için ise, »sevgi dilidir« derdi. Osmanlılar, çok büyük bir
coğrafi alana hakim olmuşlar. Osmanlıcaya önem vermişler,
saraylarında bu dili konuşmuşlar, onu konuşmayanı pek insan yerine
koymamışlar ama Türkçeyi de yasaklamamışlar. Osmanlıların hakim
olduğu bu büyük coğrafi alanda tek ortak dil Türkçe olmuş.
Balkanlardan Afganistan’a kadar bütün bu insanların ortak dili
olmuş Türkçe. Bu, Türkçenin yapısından kaynaklanıyor. Türkçe şiire
çok uygun. Batı dilleriyle, başka dillerle kıyasladığımız zaman,
gramatik sistemi itibarıyla da müthiş kolay bir dil. Matematiği
önümüze koyduğumuz zaman, iki kere iki dört eder diye somut birşey
söyleyebiliyorsak, Türkçenin dil yapısı da çok az kuralsız
çekimlerin dışında oldukça kurallı. Batı dilleri arasında en
kurallı dil Latincedir. Türkçe, Latinceden çok daha fazla kurallı
bir dildir. Bu kolaylık ve şiirsel yapısı dolayısıyla insanlar
Türkçeyi çok kolay benimseyebiliyorlar. Bundan dolayı Türkçe
Osmanlının hakim olduğu geniş alanda ortak dil olmuş, bundan
dolayı da türkü yaygınlaşmış olabilir diye düşünüyorum. Bir Ermeni
aşık ile bir Türk aşık oturup Türkçe karşılaşmışlar. Ne Osmanlıca,
ne Ermenice, ne Arapça, ne Farsça, ne de Kürtçe olmuş bu. Sadece
Türkçe yapmışlar. Bu çok önemli. O zaman Türkçe, bugünün
İngilizcesi gibi ortak bir dil olmuş.
Başka dillere gelince. Halk şarkısı her toplumda var haliyle.
Hatta Afganistan’da bizdeki aşıklık geleneğine çok yakın bir biçim
var. Meksika’daki sokak şarkıcılarında bizimkilere benzer
doğaçlama söyleme özellikleri var. Ancak şiirin yapısı, bizdeki en
temel olarak 4 dize ve uyak sistemi üzerine kurulu biçim
başka yerlerde yok.
Y. Ülger:
Şimdiye kadar türküleri topladığınız 3 kitap yayımladınız,
bildiğim kadarıyla 2 tanesi de yayına hazır. Birçok türkü
antolojisi varken, siz neden böyle bir çalışmayı gerekli gördünüz?
B. Karadeniz:
1990’lı yılların başında türküler üzerinde yoğun olarak
çalışmaya başladım. Türküler hakkında en yeni kitap, benim kitap
olsa iyi olur diye düşünmeye başladığım bu dönemden 15–20
yıl öncesine dayanıyordu. En geniş çalışma diyebileceğimiz
Cahit Öztelli’nin Evlerinin Önü adlı kitabı, 1970’li
yıllarda yayımlanmıştı. Bu kitabın en son baskısı 1982’dir.
Kaldı ki bu baskı güncellenmiş değil, yalnızca eskisinin yeniden
basılmasıdır. Bu tarihten sonra türkülere ilişkin herhangi bir
kitap çıkmadı. Türküler hayattır diyoruz. Türküler insanın
yaşamının her boyutunu ifade eder diyoruz. Türküler dinamiktir,
canlıdır diyoruz. 50 yıl önce söylenen bir türkü bugün
başka türlü söyleniyor. Neşet Ertaş kendi türküsünü
10 sene önce söylediği gibi söylemiyor. Bırak başkasının
türküsünü, bırak anonim bir türküyü, bu insan kendi türküsünü o
zamanki gibi söylemiyor. Yeni birçok türkünün piyasada olduğunu ve
yaygınlaştığını da fark ettim. Arif Sağ, Musa Eroğlu, Muhlis
Akarsu ve sonradan katılan Yavuz Top’tan oluşan
Muhabbet grubunun çıkışıyla büyük bir türkü patlaması oldu.
Kitaplara geçmeyen çok sayıda türkü çıktı. Bunun dışında
çalışmalarım sırasında aşıklarla, türkü söyleyenlerle, türkülerin
kaynak kişileriyle ilişkilerim oluyordu. Bu sayede türkü
antolojilerinde türkülerin doğru aktarılmadığını, kaynaklarından
koparıldıklarını, ayrıca da sahipleri olduğu halde
anonimleştirildiklerini fark ettim. Belirttiğim bu sebeplerle
kitap hazırlamaya karar verdim.
Y. Ülger:
Sizin hazırladığınız antolojileri ve öteki araştırmalarınızın
diğerlerinden bir temel farkı da çoklu dizinlere sahip olması.
İnsan aradığı bir türküyü kolaylıkla bulabiliyor. Bu kolaylığı
sağlayan üçlü dizini açıklar mısınız?
B. Karadeniz:
Kitaplarımı hazırlarken birçok kaynaktan yararlandım. Cahit
Öztelli’nin, İbrahim Aslanoğlu’nun, Mehmet Özbek’in
ve başka yazarların kitaplarına başvurdum. Karşılaştırma yapmam
gerekiyordu. Diyelim ki, »Çarşambayı Sel Aldı« türküsünü arıyorum.
Cahit Öztelli’nin »Evlerinin Önü« kitabı 898 sayfa.
Bu kitabın hiç bir dizini yok. Bir türküyü aradığım zaman 898
sayfayı çevirmek zorunda kalabiliyorum. Bu korkunç, bilimsellikle
bağdaşmayan bir şey. Araştırma sürecinde benim kitaplarımı okuyan
birisi de bana kızmasın diye dizin üzerinde düşünmeye başladım.
Çalışmalarım sırasında Almanca kaynaklardan da yararlandım. Bu
kaynaklar fazla geniş çalışmalar olmamakla birlikte sistemli
çalışmalar. Bunlar bana ipucu verdi. Diyelim ki bir insan Aşık
Mahzuni’nin bir türküsünü kitapta arıyor. Kimisi türkünün
adını, kimisi de ilk dizesini hatırlıyordur. Kimisi de hiç birini
bilmiyor, Aşık Mahzuni’nin bir türküsü vardı diye
hatırlıyordur. Böylece dizin için üç ayrı seçenek oluştu. Ben
okuyucuların işini kolaylaştırmak için türkülerin adlarına göre
bir dizin hazırladım, ilk dizelerine göre bir dizin hazırladım,
bir de ozanların adlarına göre bir dizin hazırladım. Bu durumda
bir türküyü araştırmalarımda bulamama durumunu ortadan kaldırdım.
Bu yöntemi şimdiye kadar kimse kullanmadı.
Y. Ülger:
Kitaplarınıza »Ela
Gözlüm«, »Kömür
Gözlüm«, »Gül
Yüzlüm« gibi türkü araştırmaları için fazla alışık
olmayan adlar verdiniz. Bu adları seçmenizin nedenleri hakkında
neler söylersiniz?
B. Karadeniz:
İlk kitabım »Ela Gözlüm« adlı araştırmadır. Kitabı hazırlarken,
ben »Ela Gözlüm« adını vereceğim diye düşünmedim. Bu ad süreç
içinde oluştu. Bu süreçte Ela Gözlüm diye başlayan ya da
içinde Ela Gözlü Yar deyimi geçen sayısız türkü fark ettim.
Bundan dolayı »Ela Gözlüm« kitaba ad olarak kendisini dayattı.
İkincisini hazırlarken gördüm ki, »Kömür Gözlüm«, »Ela Gözlüm«
kavramından çok daha fazla kullanılıyor. »Ela Gözlüm« genellikle
dize başlarında olduğu için daha çok göze batıyor. Arkasından »Gül
Yüzlüm« kitabım çıktı. Bu deyimde aynı derecede yaygın kullanılan
bir kavram. Henüz yayımlanmayan iki kitabıma »Deli
Gönül« ile »Kırmızı Gül« adlarını verdim. Bunlar da
yine türkülerde çok yaygın olarak kullanılan kavramlar.
Y. Ülger:
Bütün bunların yanında bir aşıklık geleneğin temelinde
araştırmalarınız var. Bunlardan biraz söz eder misiniz?
B. Karadeniz:
Türküleri incelerken aşıklık geleneğinden ayırmak olanaklı değil
haliyle. Ancak işin edebi bütünlüğü ve düzeyi açısından
aşıkları/ozanları/şairleri yine de ayrı kategorilerde incelemek
gerekmekteydi. Buna bağlı olarak ilk önce »Artvinli
Halk Şairleri« adlı bir araştırmam yayınlandı. Daha
sonra »1900’den
2000’e Halk Şiiri« adlı yalnızca son yüzyılda
yaşamış aşıklara ve şairlere ilişkin bir araştırmam yayınlandı.
Y. Ülger:
Bu araştırmaların öteki benzerlerinden bir farkı da çok ayrıntılı
ve büyük olmaları. Bir de her araştırmanın önemli bir bölümü yeni
verilerden oluşmakta. Bu konuda bir şeyler söylemek gerekirse...
B. Karadeniz:
Evet. Araştırmalarımın tümü önceki yıllarda büyük boy ve 688
sayfa üzerine kuruluydu. Şimdiyse 736 sayfa üzerine devam
etmekte. Bütün bu araştırmaların benzerlerin en ayrıntılısı ve
kapsamlısı olduğunu biliyorum. Zaten amacım da bir şeyleri
yinelemek değil, var olanın bir ötesine geçebilmek. Bunu kendimi
aşma boyutunda da düşünüyorum.
Yeni verilere gelince. Temelde türkü ya da şiirlerin ortalama
dörtte birinin yeni ve yayınlanmamış olmasına özen göstermekteyim.
Şu ana kadar bu gerçekleşti. Bazen sayı daha da yükselebilmekte.
Bunu da ilişki kurduğum bu işle ilgili aşık, şair ve başka
insanların yüreklerini bana açmalarına borçluyum.
Y. Ülger:
Türkü ve halk ozanları araştırmalarının yanısıra sizin bir de
şairlik yanınız var. Şiirlerinizi de hece ölçüsüyle yazıyorsunuz.
Neden hece ölçüsünü tercih ettiniz?
B. Karadeniz:
Şiirle ortaokul yıllarından beri uğraşıyorum. Türkülerle ve
aşıklarla uğraşmaya başlayıncaya dek serbest şiir üzerinde
yoğunlaşmıştım. Zaten bu tarzda 3 kitabım yayınlandı,
birisi yayına hazırlanıyor. Hatta oldukça önemli katılımın
gerçekleştiği bir yarışmada da serbest tarzda yazdığım şiirlerle
birincilik ödülü falan aldım. Ancak giderek heceli şiirdeki
derinliği ve matematiği keşfettim. Bu da yeni arayışlara yöneltti
beni. Bu tarzda da 4 kitabım yayınlandı. Belki konuyla
doğrudan ilişkili değil ama çok önemli birşey farkettim bu
süreçte. Türkiye’nin tanınmış şairlerinin hemen hiçbiri halk
şiirinin kurallarını ve teknik zorluklarını bilmiyor. Onun için
eleştirerek kendi bilgisizlerini kapatmaya çalışır gibi havalara
girmeye çalışıyorlar bana göre. Birçoğu Aşık Veysel’den
başka 5 tane daha geleneksel tarzda şiir yazan insan ismi
veremez. Oysa bu alanda öylesi büyük deryalar var ki, ortalama
birinin tasavvurları bunları kavramaya yetmeyebilir.
Yeniden bana dönersem, ben heceyi öteki şiire tercih etmiyorum.
İkisiyle de iç içeyim. Görünen o ki bu böyle sürüp gidecek.
Y. Ülger:
Bunlara bağlı olarak geniş bir belge ve müzik arşiviniz olduğunu
biliyorum. Nasıl oluştu bu birikim?
B. Karadeniz:
Kaynak toplarken belli bir sisteme göre çalışınca ciddi bir arşive
ulaşmak çok zor değil. Burada en önemli nokta şu: İnsanlardan
aldığınız verileri aslına uygun ve kaynak göstererek aktarırsanız
güven oluşmakta. Bu güven de bir sonraki ilişkini önünü açmakta.
Ötekileri bir yana yalnızca bir örnek olması için belirteyim.
Davut Sulari’nin kendi sesinden yaklaşık 400 deyişi
bulunmakta arşivimde. Bunların en az 250 tanesi başka
kimselerde yok. Ya da Mücrimi’den Aşık Cevlani’ye
dek çok geniş bir alana yayılmış önemli kayıtlar var.
Y. Ülger:
Peki bunları yorumlamak isteyen sanatçılara vermeyi düşünmüyor
musunuz?
B. Karadeniz:
Severek veririm. Ancak iki önemli koşulum olur bu konuda. İlki
tümünün düzgün ve aslına sadık olarak okunup, gerçek sahiplerinin
kaynak olarak verilmesi. İkincisi ise yasalar çerçevesinde telif
hakkı ödemeleri. Telifi ben istemem prensip olarak. Eğer eser
sahibi yaşayan bir kişiyse doğrudan kendisine, yaşamıyorsa en
muhtaç olan bir başka aşığa, şaire vs. verilip bana da bir
makbuzun gösterilmesi yeter.
Y. Ülger:
Son olarak bundan sonraki çalışmalarınızı özetler misiniz?
B. Karadeniz:
Önümüzdeki Ekim ayında »Doğulu
Halk Şairleri« adlı 1472 sayfalık bir araştırma
çıkacak. Bunu Orhan Bahçıvan adlı arkadaşımla birlikte
hazırlıyorum. Önümüzdeki yıl ise »Alevi-Bektaşi
Şairleri« adlı, 2208 sayfalık bir araştırma
gündeme gelecek. Bunu da Ali Cem Akbulut adlı genç bir
arkadaşımla birlikte hazırlıyoruz. Yine Orhan Bahçıvan’la
birlikte ve içinde Kazım Birlik bestelerinin (kendi
yorumuyla) yer aldığı 688 sayfalık bir »Karac’oğlan«
araştırması var gündemde. Tahminen 2010 yılında ise
»Başlangıçtan Bugüne Halk Şiiri« adlı, toplam 3680 sayfalık
bir araştırmam çıkacak.
Ek olarak, türkülere ilişkin daha önce yayınlanan ve yayına hazır
4 kitabımı bir paket olarak gözden geçirilmiş ve
genişletilmiş biçimleri
KaraMavi Yayınları
tarafından yeniden basılacak.
Ayrıca bir yayınevinde editör olarak çalıştığım
için bir sürü irili ufaklı kitabın hazırlanmasını üstlenmiş
durumdayım. Bunlar da ufkumu genişletmekte haliyle.
(7 Haziran 2008
tarihli Hürriyet gazetesinde
kısaltılarak yayınlanan söyleşinin tam metni)
 |
|
|