»Vay be, öyle bir konuştu ki hiç birşey anlamadım«
Bu deyimi hemen herkes bilir. Bir durumu »ortalama« bir insanın anlayacağı
biçimde anlatamamak yalnızca dinleyenin yeteneğiyle açıklanamaz.
Ustalık, dili en güzel ve en anlaşılır biçimde kullanabilmektir.
Dile yeni eklenen sözcükleri bir zorlamadan çok kulağa ve duyguya hitap etme
boyutuyla değerlendirmeli. Yani biraz kişisel bir duygu olarak algılanabilir.
Sanırım bir yazar zaten bir biçimde kendi dilini de oluşturmak durumdadır. Bu
anlamda öz Türkçeci falan olmak değil ama Türkçeye çok önem vermekten yana
olmalı. Bir dile gösterilen saygı yalnızca o topluma değil tüm öteki kültür
gruplarına da saygı göstermekle eş gibi gelmekte bana. Sözgelimi kullanılan
klavyeden telefon mesajlarındaki Türkçe karakterlere dek özen göstermeli.
Dünyadaki tüm toplumlara ilişkin bir genelleme yapmam
olanaklı değil. Ancak bilebildiğim kadarıyla birçok ülkeye göre Türkiye
toplumunda abartılı bir dolu davranışın yanında dile bağlı eleştirellik gündeme
gelmeli. Örneğin bu denli vatan, millet edebiyatı yapan bir toplumun ruh ve
davranış biçimlerinin yanında günlük yaşamlarındaki anlaşılmaz teslimiyeti
tartışmaya açmadan sorunu tam anlamıyla çözmek olanaklı görünmemektedir.
Her işe, bayrak, Türklük gibi söylemlerle başlayan bir
toplumun (resmi kurumlarının büyük çoğunluğu dahil) Amerikan klavyesi kullanması
sanırım Türkiye’ye özgü bir paradokstur. Yukarıda da değindiğim gibi dünyanın
tüm ülkelerini bilemiyorum ama Avrupa’nın hemen her yerini, İskandinavya’nın
birçok ülkesini biliyorum. (ABD’yi zaten hepimiz kendimizden iyi biliyoruz.)
Hiçbirinin kendi sistemleri dışında bir klavye kullandığını görmedim. Türkiye’ye
ve Türkçenin kullanım boyutuna göre küçük bir bölge olarak ifade etmenin yanlış
olmayacağı ülkeler bile kendine özgün tavırlarında asla taviz vermemekteler.
Oysa kendi dillerin yanında en az 2 ek dil artık okulların standardı
olmuş durumda. Bu ek dillerin önceliklisi olan ise İngilizce, daha çok da
Amerikanca olmaktadır. Ancak hiç bir ülkenin, bırakın devlet dairelerini,
bireyler de bile Amerikan klavye kullanmaları söz konusu değildir. Bununla ne
uluslararası ilişkilerinde bir aksama olur, ne de bu dilleri Türkiye’dekilerden
daha az bilirler.
Milliyetçilik adına toz kondurmayanlar (devletten bireye
herkes) önce çocuklarına öğrettikleri dilleri ve bunu öğretmedeki yöntemleriyle
övünmeliler. Yoksa bu denli Batıya teslim olmuş bir ruh halindeki toplumların
geleceğinin çokça iç açıcı olmayacağı ortadadır.
Yeni Türkiye Cumhuriyeti kendi sistemini oluştururken Latin
temelli harfleri kullanmaya başladı.1 Bunun yeterliliği
tartışılabilir. Ancak önemli bir iki noktaya değinmekte yarar var. İlki, F
klavye bir Türk dil bilimci tarafından oluşturulan ve Türkçenin en kolay ve
hızlı olarak yazılmasını sağlayan biçimdir. Bu harflerin dizilmesi bir rastlantı
değil, tümüyle bilimsel bir çalışmanın sonucudur. Ne yazık ki bu gerçek hiçbir
zaman okullarda öğretilmediği gibi başka boyutta da gündeme gelmemektedir.
Sınırlı sayıda duyarlı insanın dışında kimsenin umurunda olmamaktadır. Öteki ise
Türkçede ifade edilen seslerin (eksikliğine karşın) en kolay yazılma
biçimlerinin oluşturulduğu ortadadır.
Dil bir düşünme biçimidir. Bu düşünce biçimlerinde yakınlık
(düşüncelerin aynı olması değil) insanların birbirini anlamasını kolaylaştırır.
Yani »çiçek«, »su«, »ekmek« dendiğinde beliren kavramlar arasında karışıklığın
olmaması gibi bir açıklık olarak yorumlanabilir. Dili düşünce biçimine
dönüştürebilmek için de onu ana karnındayken duyulan seslerden itibaren
öğrenmeye başlamak gerekir. Bunu bir yaşama, hissetme, ifade etme, anlaşma
biçimi olarak kavramak gerekir.
İnsanlar dile hakim olabildiği oranda hayatın öteki
sorunlarıyla da daha kolay başa çıkabilirler.
Bu da insanın kendisiyle bir bütünlük gösterdiği oranda
güzelleşir ve ilerler. Onun için de dil yalnızca kendi kendine değil, ona
verilen emekle ve değerle birlikte gelişir. Yani bir biçimde dinamik bir yapısı
vardır. Üzerine durmayınca, beslemeyince gelişmez. Ancak bu besleme bir
zorlamaya dönüşünse, dil hem buna isyan eder, hem de estetiği bozulur. Bir
kaktüsü alıp, özel bir mekana yerleştirmemek koşuluyla, doğal olarak kutuplarda
yaşatmak olanaklı değil haliyle. Ancak belki çok uzun bir zaman sonra kendi
doğal evrimleşmesiyle birlikte bugün düşünülemeyen ortamlarda da
yetişebilecektir. İşte dile de böyle bakıyorum. Kendi sistematiğini zorlamadan
ve (hemen herşeyde olduğu gibi) aslına sadık kalarak geliştirilmesi
taraftarıyım. Yani buna eklenecek anlamda olduğu gibi eskiden beri var olan
sözcüklerin başka bir kökenden geliyor olmaları hiç önemli değil. Yani bir »şer«
sözcüğünü içerdiği anlam boyutunda Türkçe bir sözcük karşılıyorsa onu tercih
ederim. Ama yoksa -ki yok bence- o zaman »şer« sözcüğünü öteki Türkçe sözcüklere
(hiç düşünmeksizin) tercih ederim. Yani uydurukluk düzeyinde öz Türkçeci
değilim.
Ancak yine de Türkçenin özellikle 1970’li yılların
ortalarına dek katettiği yolu ve kuralları temel almak2 uygun geliyor
bana. Bu anlamda, özellikle (herkes tarafından öyle düşünülmese de) politik bir
gösterişe dönüşen Arapça ve Farsçayı çağrıştıracak yazım biçimlerine geri dönmek3
pek hoş görünmüyor.
Türkçe alfabenin Latin harfleriyle ifade edilmesi işini
genelde iyi yapmışlar diye düşürüyorum. Ancak bazı sesleri yalnızca İstanbul
Türkçesi olarak tanımlanan biçime uydurmayı doğru bulmuyorum. Çünkü Anadolu
merkezli kültürlerde bundan başka bazı temel sesler de var. Türkçe,
Farsça/Kürtçe, Arapça temel olmak üzere çok değişik sesler var. Bunların bir
bölümü Osmanlıca da var. Ama Kafkas haklarının kullandığı birçok ses ne
Osmanlıcada ne de günümüz Türkçesinde bulunmaktadır. Bence bu bir eksiklik.
Örneğin Latin harflerine geçen Azerbaycan (bence yeterli değil ancak)
bizimkinden daha iyi alfabe yaptı. Yani 3 yeni harf ekleyerek kendi
dillerini tümüyle Latince yazabilecek duruma geldiler. Keşke bizimki de biraz bu
anlamda düşünülseydi. Ne yazık ki bu işin o zamanki yetkileri (Atatürk dahil)
tümüyle Osmanlı eğitiminden geldikleri için herşeye karşın Anadolu’ya mesafeli
kaldılar. Zaten bu alfabeyi yapanlar da içlerinde bir ya da iki İngiliz olmak
üzere Alman dil bilimcileri oldu. Onun için »ö«, »ü« gibi harfler ve sesler
Almancayla hiçbir dilde olmadığı kadar benzerdir. Gerçi bunun da iyi bir tarafı
var sanıyorum. Yani Almancadaki yazım zorluklarını bilen Alman bilimciler bize
uygularken gerçekten çok güzel ve pratik yöntemler bulmuşlar. Bizde »ş« harfinin
ifade ettiği ses Almancada »sch« harfleriyle belirtilmekte ya da bizde »ç«
harfinin ifade ettiği ses Almancada »tsch« harfleriyle yazılmakta. Bu gerçekten
sevimsiz bir durum. Bunun nedeni de bu sistemin (Türkiye’deki gibi) merkezi
boyutta değil de süreç içinde gelişmesiyle açıklanabilir. Gerçi birbirinden
bağımsız beylikler (feodal derebeylikler) Orta Avrupa’ya yayılmış olarak
birbirinden epey farklı olarak yaşamaktaydılar. Bir bütünleşme ise Martin Luther
ile başladı. Yani Luther o zamanki Prag’da konuşulan Almancayı temel alarak
İncili ilk kez Almanca olarak yazdı, yazdırdı. İşte bu dönemden sonra bu
beyliklerin bir ulusallaşma süreci başladığından dil de uzun bir süreçte bugünkü
haline geldi. Bu anlamda Luther dini değil politik bir liderdi. Oysa daha çok
dini lider gibi algılanır. Yani sonuçta bu zorluğu bilen Alman dil bilimcileri
Türkçeye epey bir kolaylık sağlamış oldular.
Bir başka yanı da Türkçe de bu türden uzatma işaretleri,
seslerinin olmaması. Şöyle bir düşün gerçek bir Türkmen rüzgar, ya da kağıt
sözcüklerini bugün kullandığımız biçimde seslendiremezler. Bu anlamda Türkçeyi
de aslına uygun olarak kullanmak gibi gelmekte bana bu tür uzatmalar vs.
olmadığı zaman. Tabii ki gerektiğinde bu sözcükler kullanılır, kullanılmalı.
Ancak yine de bu karşı çıkışı aynı zamanda Türkçeye ilişkin bir savunma
boyutunda hissettiğimden bu tür ekleri kullanmıyorum.
Bu arada bazıları ise yazımı tümüyle aynı olan iki sözcüğün
sorun yaratacağını söylemekteler. Diyelim ki »hala« sözcüğünün nerede hangi
anlamda kullanıldığının anlaşılması için özel işaretler gerektiğini
vurgulayanlar var. Ben bunu da temel bazı nedenden dolayı doğru bulmuyorum. Bu
tipik bir »cahil aydın« küçümsemesidir. Kendisi olsa bilirdi de, halktan
birileri bunu bilmez, anlamaz. Yani sonuçta bu »iyi bilen« ile »avam« arasında
bir fark olmalı kompleksidir bence. Öteki neden ise insanların bunu (şu an)
bilmemeleri yarın öğrenmeyecekleri anlamına gelmez. Kaldı ki ilerlemeyi sağlamak
için hep geri seviyelere düşmek yerine, belli ölçülerde işin düzeyini yukarı
taşımak gerekir. Bu dilde de böyle, müzikte de ya da başka herhangi bir şeyde
de.
Şimdi tam bu noktada başka bir yan aklıma geldi. Şiirde
noktalama işareti kullanmayı da bir anlamda yukarıdaki boyutta düşünüyorum. Yani
şiiri okurken »cahil« kişi nerede nefes alacağını, duracağını bilmeyeceğinden bu
işaretler aracılığıyla öğretilmiş oluyor. Bir yanı bu. İkinci yanı ise halk
şiirindeki temel sistemi kavrayamamaktan gelmekte. Halk şiiri (aslında heceli
şiir demek lazım ya bunu bir türlü ben de yapamıyorum) yapısında duraklama yani
nefes yerlerini belirler. Bu zaten temelde insanın nefes almasıyla doğrudan
ilgilidir. Yani birileri bunu iş olsun diye icat etmemişler, tam tersi doğadaki
bir yasayı, işleyişi yalnızca tanımlamışlardır. Başka konularda da, Batılıların
ne kadar »ben merkezci« olduklarını açıklamak için kendilerini Amerika’yı
»keşfeden« olarak adlandırmalarına tepki olarak veririm bu örneği. Yani Batılı
bir gezgin (şimdi biraz politika yapayım: İşgalcilerin denizcisi) oraya
gitmeseydi Amerika olmamış mı olacaktı?
Yine şiire dönelim. Bilindiği (ya da bilinmediği gibi) şiirin
kendi ölçüleri var. İşte bu ölçülerdeki durak yerleri bu işin noktalama
işaretleridir. Sözgelimi 6+5=11 olarak yazılması (aslında söylenmesi)
gereken bir dize çok ilgisiz (örneğin 4+5+2=11 gibi) bir hecelemeye göre
söylenirse mutlaka okurken sorun yaratır. Sanırım bu tür sorunlar ve aksaklıklar
(bizim gibi) şiir yazanların yüzünden çıkmıştır. Hele bir de bu işin okulu (daha
önce dert yandığım aşıklık geleneğinin çözülmesi, usta çırak ilişkilerinin
azalması vs.) ortadan kalkınca işi iyice karışmakta.
Nereden neye geldi. İşte bu uzatma (ve de noktalama)
işaretlerini bu düşünceden dolayı kullanmıyorum. Bunu kimseye yasaklama
boyutunda düşünme hakkım yok. Hem zaten, olsa da yasaklamazdım. Ama kendi
araştırmalarımda bu boyutuyla işliyorum. Onun için şiirlerde bir »bozulma«
(yazım yanlışları hariç) görüldüğünde bunun neden böyle yapıldığının
bilinmesinde yarar var.
1
Kasım 1928’de yürürlüğe giren 1353 sayılı yasa ile
resmi olarak kullanılmaya başlandı.
2 Belki de benim Türkçeyi doğru dürüst öğrenmeye başladığım dönemlere
denk düşmesi nedeniyle bu dönemi önemsiyorum. Yoksa TDK ya da benzer kurumların
ille de dayatmaları, sözcük üretmeleri temeline yerleştirilen bir dil bilimi pek
sevimli gelmiyor. Kaldı ki yeni sözcük üretmeye ve toplumun beğenisine sunmaya
da karşı değilim.
3 Burada »geri dönmek« kavramıyla gericilik falan gibi bir şey
kastetmiyorum.